Şirketin mülkiyeti kimde olmalı?

21. YÜZYILDA özellikle de pandemi sonrası şirket yönetimlerinin nasıl olacağı konusu Amerika’nın en önemli think tank’lerinden Brookings Institution’da yıllar önce tartışıldı. 0 toplantıda söz alanlardan biri görüşlerini somut bir örnekle şöyle anlattı.


“Chicago Cubs bu kentin en önde gelen beyzbol takımlarından biridir. Yıllar önce bu takım tüm Amerika’da gece maçı oynatmaması ile ünlüydü. Çünkü takımın stadyumunda ışıklandırma yapılmamıştı. Anonim şirket şeklinde örgütlenmiş takımın hissedarları, yönetime başvurarak ışıklandırma istediler. Takımın ortakları “gece maçı yapılmayınca kulübün geliri, bizim de temettümüz düşüyor” diyorlardı. Ancak başkan, hissedarların seslerine kulağını tıkadı. Büyük başkan beyzbol bir gündüz sporudur görüşünü savunuyordu. Şirket yönetimi önemli bir sorunla karşı karşıya kalmıştı. Işıklandırma için kararı kim verecekti? Başkan mı, hissedarlar mı, takım oyuncuları mı, yoksa taraftarlar mı?”

Eski dönemde Amerikan iş dünyası bu soruya “Hepsi birden” diye cevap verebilirdi. 0 yıllarda yönetim kurullarının konuyla ilgili herkesin çıkarını düşünerek bir çözüm bulması gerektiğine inanılırdı.

1990 yılına kadar ise yönetim kurulunun esas görevinin, hissedarlara maksimum getiri sağlamak olduğu görüşü genel kabul gördü. Bu görüşü savunanlara göre, bu şekilde şirket en yüksek verimlilik noktasına ulaşabilirdi.

Günümüzde bu görüş sallantıda. Yeni dönemde uzmanlar hissedarlara öncelik verilmesini modası geçmiş bir uygulama olarak görüyor. Bu konuda yazılan “Ovvnership and Control: Rethinking Cor-porate Governance fort he Twentieth First Centuıy” adlı kitapta tezin gerekçeleri şöyle sıralanıyor: “Yönetimin yalnız hisse senedi sahiplerine karşı sorumlu olduğu tezi iki varsayıma dayandırılıyor. Bunlardan birincisi, şirkette yatırımını riske sokan tek birimin hissedarlar olduğu şeklinde formüle edilebilir, ikinci varsayım ise şirketin sermayesinin değiştirilebilir personel tarafından kullanılan fiziki varlıklardan oluştuğudur. Oysa Amerika gibi artık bilgiye dayanan bir toplumda çalışanlar eskisi gibi değiştirilebilir değil. Onlar bilgilerini çalıştıkları şirketlerde ediniyor ve çalışma süresi uzadıkça bu bilgi şirketin bir varlığı durumuna geliyor. Çalışanların işsiz kalıp işyerlerini değiştirdiklerinde uğradıkları yüzde 10-15 oranında ücret kaybı da, bilginin şirketin bir sermaye unsuru durumuna geldiğinin kanıtıdır. Diğer bir deyişle çalışanların da şirkete yaptıkları bir yatırım var. Bu iki yatırım türü arasındaki tek fark adlarında. Hissedarın payına düşene kar denirken, ücret bir maliyet kalemi olarak görülüyor. Servet yaratma açısından her iki yatırımın da eşit değerde kabul edilmesi gerekir.” Uygulamada ise kitabın dediklerinin tam tersi oluyor. Şirketler işçi çıkardıkça karları yükseliyor ve hisse senedi fiyatı da artıyor. Bu çelişkiye şöyle bir çözüm öneriyorlar: “Ücretlerin bir bölümü hisse senedi olarak ödenirse, her iki katkı da aynı çizgiye getirilmiş olur.”

Bazı sektörlerde, bu çözüm zorunlu olarak uygulama alanı buluyor. Yazılım cenneti Silikon Vadisi’nde kalifiye işgücü eksikliği bulunduğu için çalışanlar şirkete ortak ediliyor. Bu son yıllarda bizde de teknoloji şirketlerinde sıkça karşımıza çıkan bir durum. Yine bu dönemde dünyada özellikle özel havayolları sektöründe iflas tehdidi sürekli kapıda olduğu için şirketlere çalışanlardan başka sahip çıkan olmuyor.


Ekonominin tümünü kapsayan ve çalışanlara daha fazla söz ve karar hakkı veren bir hukuki çerçeve bugün hala tartışma aşamasında. Çünkü bir şirket iyi yönetilmediği takdirde, KIT’ler gibi özel mülkiyette de olsa zarar ediyor. KlT’leşen özel sektör kuruluşları, ekonominin kaynaklarını, koruma duvarları arkasında israf edebiliyor.

Bir dönem dünyanın en büyük şirketlerinden General Electric’in başkanı olan John Welch’in şu sözleri zamanında çok öne çıkmıştı:

“Bir gün mutlaka, büyük şirketler şirkete hayatlarını ve çabalarını verenlere ait olacak. Bu rüya gerçekleşirse, fiziki kapitalin en verimli ve gerçek işlevi ile kullanıldığı dönem başlayabilir. Bu ortamda şirketin en ekonomik şekilde çalışması için herkes elinden geleni yapacak. Yeni dönemde örneğin bir makinenin atıl durumda kalması, şirketteki her çalışanın kazancını azaltacak bir olay olur ve soruna kısa sürede çözüm bulunur…”

Malum pandemi nedeniyle çok sayıda şirket yönetsel sorunlar yaşıyor. Tüm dünyada olduğu gibi bizde de zamanında karar alamayan ve radikal tedbirler uygulamayan yönetimler yüzünden bazı şirketler nakit sorunu yaşıyor. Ve sonuç sıkıntılı hal alıyor. Daha açık bir anlatımla Türkiye’de başta pandemi olmak üzere, çeşitli nedenlerle işyerlerinin mülkiyeti sorunu gündemde. Birçok şirkette çalışanların mülkiyeti konusunda yeni ve farklı modeller deneniyor. Bu nedenle, bizim de bu konuları enine boyuna tartışmamızda yarar var.

OĞUZ DEMİR




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir